Hadis Veritabanı


13808 kayıt bulundu

50
20
10
Meşhur ismi Adı
Derecesi Güvenirliliği
Doğum Yılı Vefat Yılı
Yaşadığı Yerler
Rivayetleri
Tabiîn
0 - 132
Kufe
1. Sıra (14) 2. Sıra (62) 3. Sıra (494) 4. Sıra (705) 5. Sıra (29) 6. Sıra (6) 7. Sıra (10)

-
167 - 252
2. Sıra (2) 3. Sıra (3) 4. Sıra (21) 5. Sıra (472) 6. Sıra (720) 7. Sıra (240) 8. Sıra (28) 9. Sıra (2) 10. Sıra (3)

Sahabî
- 13
Medine, Mekke
1. Sıra (330) 2. Sıra (6)
Mekke’nin manevî ve sosyal ikliminde Fil Vakâsı’ndan yaklaşık üç yıl sonra dünyaya gözlerini açan Ebû Bekr es-Sıddîk Abdullah b. Ebî Kuhâfe Osmân b. Âmir el-Kureşî et-Teymî, Kureyş kabilesinin Teym b. Mürre koluna mensup olup soy kütüğü Mürre b. Kâb silsilesinde İslâm peygamberinin mukaddes nesebiyle birleşmektedir. Câhiliye dönemi geleneğinde ailesi tarafından kendisine verilen Abdülkâbe ismi, hidayet nuruyla müşerref oluşunun ardından bizzat Resûl-i Ekrem tarafından Abdullah olarak değiştirilmiş, bu isim tahvili onun şahsiyetinde vukua gelen manevî inkılâbın ilk somut nişanesi olmuştur. Câhiliye toplumunun ahlâkî çöküntüsünden uzak, son derece iffetli ve nezihe bir ömür sürdüren bu aziz şahsiyet, yüzünün letafeti ve soyluluğu sebebiyle "Atîk", bilhassa Mirac mucizesi başta olmak üzere gayba müteallik nebevî haberleri tereddütsüz ve ivazsız tasdik etmesi vesilesiyle de "es-Sıddîk" unvanıyla taltif edilmiştir. İslâm öncesinde dahi putlara asla secde etmeyen, zihnî melekeleri ihlal ettiği gerekçesiyle içkiyi tamamen reddeden ve Kureyş kabilelerinin soy kütüklerine (ensâb), tarihî vak'alarına ve diyet hukukuna dair derin birikimiyle toplumda mümtaz bir itibar kazanan Hz. Ebû Bekir, kumaş ve elbise ticaretiyle uğraşarak meşru yollardan elde ettiği kırk bin dirhemlik büyük servetiyle Mekke’nin sayılı tüccarları arasında yer almıştır. (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 249-253; İbn Sa'd, et-Tabakât, III, 169-213; Belâzürî, Ensâb, I, 63, 182-206; İbn Kuteybe, el-Maârif, 167-178). Nübüvvet muştusunu işittiği ilk anda hiçbir şüphe, tereddüt ve duraksama göstermeden hakikate ram olan Hz. Ebû Bekir, bülûğ çağına ermiş hür erkekler arasında İslâm davetini kabul eden ilk mümin olma şerefini elde etmiştir. İmanını yalnızca bireysel bir ibadet alanıyla sınırlandırmayıp sahip olduğu nüfuz ve samimiyeti tebliğ hizmetine adayarak Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebû Vakkâs, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Abdullah b. Mes'ûd ve Bilâl-i Habeşî gibi İslâm tarihinin seyrini değiştirecek seçkin simaların hidayetine vesile olmuştur. İman yolunda varlığını hiçe sayarak servetini acımasız efendilerinin ağır işkencelerine maruz kalan mazlum müminleri kurtarmaya harcamış; Bilâl-i Habeşî, Âmir b. Füheyre, Zinnîre ve Nehdiye gibi köle ve cariyeleri satın alıp azat ederek İlâhî rızanın şahikasına ulaşmıştır. Onun bu benzersiz adanmışlığı Kur'ân-ı Kerîm’in mübarek ayetleriyle teyit ve takdir edilmiş (el-Leyl 92/5-7); Mekke dönemi baskılarının en yoğun olduğu günlerde Kâbe’de İslâm’ı alenen ilan ederken müşriklerin gaddar saldırısına uğramasına ve Habeşistan’a hicret etmek üzere yola çıktığında İbnü’d-Dügunne’nin emân teklifini alenen Kur'ân okuma hürriyetinden taviz vermemek adına geri çevirmesine rağmen tevhid mücadelesinden asla taviz vermemiştir. Ayrıca babası Ebû Kuhâfe, annesi Ümmü’l-Hayr Selmâ bint Sahr, eşleri ve nesliyle birlikte tüm aile fertleri İslâm ile şereflenen yegâne sahâbî hüviyetiyle tarihe geçmiştir. (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 250-253, 317-319; İbn Sa'd, et-Tabakât, I, 226-239; III, 169-180; Buhârî, “Menâkıbü'l-ensâr”, 45). İslâm medeniyetinin kurucu eylemi olan Medine’ye hicret sürecinde Hz. Peygamber’e can yoldaşlığı ve muhafızlık eden Hz. Ebû Bekir, Sevr mağarasındaki çetin bekleyiş esnasında gösterdiği sarsılmaz sadakat ve derin endişe neticesinde İlâhî teselliye mazhar olmuş ve Kur'ân-ı Kerîm’de "mağaradaki iki kişiden ikincisi" ifadesiyle taltif edilerek İslâm edebiyatında "Yâr-ı Gâr" adıyla ölümsüzleşmiştir (et-Tevbe 9/40). Medine’ye varıldığında Mescid-i Nebevî’nin inşa edileceği arsayı kendi birikimiyle satın alarak kamuya bağışlamış, ardından Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Huneyn ve Tâif gibi İslâm varlığının kaderinin tayin edildiği bütün askerî harekâtlarda ve siyasî antlaşmalarda Resûlullah’ın en yakın danışmanı olarak saf tutmuştur. Zorluk anlarında gösterdiği eşsiz fedakârlığı Tebük Gazvesi öncesinde servetinin tamamını ordunun teçhizatına bağışlayarak teyit etmiş, hicretin dokuzuncu yılında Müslümanların hac emîri tayin edilmiştir. Resûl-i Ekrem’in vefatından önceki son hastalığında Müslümanlara namaz kıldırmakla bizzat vazifelendirilmesi, onun ümmet nezdindeki dinî ve siyasî liderlik makamının nebevî bir işaretle tahkim edildiğini gösteren en açık nişane olmuştur. (Buhârî, “Fezâilü ashâbi'n-nebî”, 5-6, “Menâkıbü'l-ensâr”, 45; Müslim, “Fezâilü's-sahâbe”, 1-5; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 373-374, 480-493; III, 95; Taberî, Târîh, II, 374-382). Peygamber-i Zîşân’ın irtihaliyle büyük bir şok ve keder içine düşen sahâbe topluluğunu engin ferâseti, hukuki basireti ve metanetiyle teskin etmeyi başaran Hz. Ebû Bekir, Sakîfetü Benî Sâide’de gerçekleşen istişarelerin ardından muhacir ve ensarın ortak iradesi ve biatıyla İslâm devletinin ilk halifesi seçilerek "Halîfetü Resûlillâh" unvanını üstlenmiştir. İki yılı aşkın kısa fakat fırtınalı iktidar döneminde, Hz. Peygamberin vefatının ardından kabilelerde beliren ayrılıkçı eğilimlere karşı çelikten bir irade sergilemiştir. Vefat öncesinde hazırlanan Üsâme b. Zeyd ordusunu, muhtelif siyasî risklere rağmen Resûlullah’ın iradesine hürmeten derhal Suriye sınırına sevk etmiş; ardından Arap yarımadasını kasıp kavuran dinden dönme (ridde) hareketlerine, zekât yükümlülüğünü reddeden mütemerrid kabilelere ve Tuleyha b. Huveylid, Secâh ile Müseylimetülkezzâb gibi yalancı peygamberlere karşı Hâlid b. Velîd kumandasındaki ordularla amansız bir mücadele yürüterek siyasî ve dinî birliği mucizevî bir süratle yeniden tesis etmiştir. (İbn Hişâm, es-Sîre, IV, 649-664; İbn Sa'd, et-Tabakât, II, 216-228; III, 181-195; 118-167; Taberî, Târîh, III, 219-228, 249-265). Yalancı peygamber Müseylime’ye karşı yürütülen kanlı Yamâme Savaşı esnasında Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilen çok sayıda hafız sahâbînin şehit düşmesi, vahyin muhafazası hususunda hayatî bir dönüm noktası oluşturmuş; Hz. Ömer’in basiretli ikaz ve teklifini değerlendiren Hz. Ebû Bekir, vahiy kâtibi Zeyd b. Sâbit başkanlığında titiz bir komisyon teşkil etmiştir. Deri, taş, kemik ve hurma dalları üzerine yazılı olan âyetler ile hafızların hafızalarındaki metinler sıkı bir şahitlik silsilesiyle karşılaştırılarak Kur'ân-ı Kerîm tarih boyunca tahriften korunacak ilk derli toplu nüsha (Mushaf) haline getirilmiştir. İç emniyeti sağladıktan sonra vizyonunu yarımada sınırlarının ötesine taşıyan halife, Sâsânî İmparatorluğu cephesinde Hâlid b. Velîd ve Müsennâ b. Hârise vasıtasıyla Fırat havzasını kontrol altına almış, Bizans cephesinde ise Ebû Ubeyde b. Cerrah, Amr b. Âs ve Şürahbîl b. Hasene kumandasındaki orduları sevk ederek 634 yılındaki tarihî Ecnâdeyn Savaşı zaferiyle İslâm’ın Suriye ve Filistin coğrafyasındaki fetihlerinin kapısını ardına kadar açmıştır. (Buhârî, “Fezâilü'l-Kur'ân”, 3, 4; Taberî, Târîh, III, 298-436; İbn Sa'd, et-Tabakât, III, 190-200). Devlet idaresinde adalet, sadelik ve şeffaflığı esas alan Hz. Ebû Bekir, beytülmâli müstakil bir kamu kurumu olarak ihdas edip idaresini Ebû Ubeyde b. Cerrah’a, kaza işlerini Hz. Ömer’e, kâtiplik vazifesini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Osman’a, gece emniyetini ise Abdullah b. Mes'ûd’a tevdi etmiştir. Devlet hazinesinde toplanan gelirleri hiç bekletmeksizin ihtiyaç sahiplerine ve halka eşit şekilde dağıtma ilkesini benimsemiş, şahsî geçimi için beytülmâlden yalnızca mütevazı bir tahsisat kabul etmiş ve vefatı anında geride kalan az miktardaki şahsî mülkünün dahi hazineye iadesini vasiyet ederek beytülmâlde sadece bir dirhem bırakmıştır. Hicretin 13. yılı Cemâziyelâhir ayında (Ağustos 634) altmış üç yaşında iken mübarek ruhunu teslim eden Hz. Ebû Bekir, vasiyeti üzerine Hz. Peygamber’in hemen yanına, omuz hizasına defnedilmiştir. (İbn Sa'd, et-Tabakât, III, 200-213; Taberî, Târîh, III, 444-448). Hadis ilmi ve rivayet geleneğindeki yeri bakımından Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Ekrem’e en yakın şahsiyet ve onun sohbetinde en uzun süre bulunan sahâbî olmasına rağmen naklettiği hadis sayısı bakımından oldukça mütevazı bir yekûna (yaklaşık 142 hadis) sahiptir. Bu durumun temel sebebi, onun nebevî kelamın naklinde sergilediği aşırı sakınma (taharrî), hata yapma korkusuyla gösterdiği büyük titizlik ve iki yılı aşan kısa halifelik müddetinin kesintisiz siyasî ve askerî gailelerle geçmesidir. Hadislerin sıhhatini denetleme noktasında adeta bir Usûl-i Hadîs çığırı açarak, kendisine ulaştırılan bir rivayeti kabul etmeden önce ikinci bir şahit arama veya ravisine yemin ettirme usulünü ilk uygulayan devlet adamı olmuş, bu tavrıyla hadis tenkidi ve rical ilminin temellerini atmıştır. Hz. Ebû Bekir’in naklettiği bu kıymetli rivayetler, daha sonra müstakil eserlerde toplanmış; Ahmed b. Ali el-Mervezî’nin Müsnedü Ebî Bekri's-Sıddîk adlı çalışması ve Ahmed b. Hanbal'ın Müsned'i başta olmak üzere temel hadis kütüphanelerinin (Kütüb-i Sitte) ilk bölümlerinde yer bularak İslâm hukukunun ve ahlâkının ana kaynaklarından birini teşkil etmiştir. (Müsned, I, 2-14).

Sahabî 1
- 40
Medine, Mekke, Kufe
1. Sıra (2483) 2. Sıra (11)
Hz. Ali b. Ebû Tâlib, hicretten yaklaşık yirmi iki yıl önce (600) Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Babası Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib, annesi ise Fâtıma bint Esed’dir (İbn Sa'd, et-Tabakât, III, 19). Hz. Peygamber’e ilk iman edenlerden biri olan Ali, çocuklar arasında İslâm’ı kabul eden ve Resûlullah ile birlikte ilk namaz kılan kişi olarak kabul edilir (İbn Sa‘d, et-Tabakât, III, 21). Hicret gecesinde, müşriklerin suikast planını bozmak maksadıyla canı pahasına Hz. Peygamber’in yatağına yatmış, kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra Medine’ye hicret ederek Kubâ’da Resûl-i Ekrem’e yetişmiştir. Medine’de muhacirler ile ensar arasında kurulan kardeşlik bağı (muâhât) sırasında bizzat Hz. Peygamber tarafından "kardeş" olarak seçilmiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 22). Hicretin ikinci yılında Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma ile evlenen Hz. Ali’nin bu evlilikten Hasan, Hüseyin, Zeyneb ve Ümmü Külsûm adlı çocukları dünyaya gelmiştir (İbn Kuteybe, el-Maârif, s. 88). Hz. Ali, Tebük Gazvesi hariç -ki orada Hz. Peygamber’in vekili olarak Medine’de kalmıştır- tüm savaşlara katılmış, sancaktarlık yapmış ve Bedir, Uhud, Hendek ile Hayber’de büyük kahramanlıklar göstermiştir (Vâkıdî, el-Megâzî, II, 562). Sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda vahiy kâtibi ve Hudeybiye Antlaşması’nın yazıcısı olan Hz. Ali, Kâbe’deki putların imha edilmesi gibi önemli görevleri de üstlenmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra cenaze yıkama ve defin işlemlerini bizzat yürütmüştür. İlk üç halife döneminde idarî ve askerî görevlerden ziyade ilimle meşgul olmayı tercih etmiş; fıkhî meselelerde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in en önemli danışmanlarından biri olmuştur. Resûl-i Ekrem’den 586 hadis rivayet ederek "müksirûn" arasında yer alan Hz. Ali, hadis naklinde aşırı titiz davranmış ve yeminle rivayet emniyetini sağlamıştır (Zehebî, A‘lâmü’n-nübelâ, II, 621). Kılıcının kınında taşıdığı ve "es-Sahîfe" olarak bilinen yazılı metin, onun sünnetin tesbitine verdiği önemi gösterirken; kendisinden oğulları Hasan ve Hüseyin ile İbn Abbas gibi ilim otoriteleri hadis naklederek bu ilmî mirası sonraki nesillere taşımışlardır (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 79). Hz. Osman’ın şehadetinden sonra 35 (656) yılında halifeliğe getirilen Hz. Ali’nin dönemi, İslâm tarihinin en sancılı süreçlerinden biri olmuştur. Hilafeti süresince Cemel Vak'ası ve Sıffîn Savaşı gibi dâhilî karışıklıklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır (Taberî, Târih, I, 3066). Sıffîn’de askerlerinin baskısıyla kabul etmek zorunda kaldığı Hakem Olayı sonucunda ordusundan ayrılan ve Hâricîler olarak anılan grupla Nehrevan’da savaşmıştır. Bu süreçte bir yandan Muâviye b. Ebû Süfyân’ın muhalefeti, diğer yandan dâhilî huzursuzluklarla uğraşırken, 40 (661) yılında Kûfe’de Abdurrahman b. Mülcem adlı bir Hâricî tarafından sabah namazında zehirli bir hançerle yaralanmış ve birkaç gün sonra şehid olmuştur (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III, 406). Hayatı boyunca Kur’an ve Sünnet’e tam bağlılığı, zühd hayatı, cesareti ve adaletiyle tanınan Hz. Ali, Necef’te defnedilmiştir.

Tabiîn
0 - 105
Medine
1. Sıra (7) 2. Sıra (45)

Sahabî
- 35
Medine, Mekke
1. Sıra (533) 2. Sıra (9)
Fil Vak‘ası’ndan altı yıl sonra Taif’te doğan ve Kureyş’in en köklü ailelerinden Ümeyyeoğulları’na mensup olan Ebu Abdullah Osman b. Affan, hem Cahiliye hem de İslam döneminde yüksek ahlakı, nezaketi ve ticari dürüstlüğüyle temayüz etmiş bir şahsiyettir (İbn Sa‘d, et-Tabakât, III, 53). Gençlik yıllarında Mekke’nin en önemli tüccarları arasında yer alan Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir’in vesilesiyle İslam’ı kabul ederek ilk on Müslüman arasına girmiş ve bu tercihi sebebiyle amcası Hakem b. Ebu’l-As gibi akrabalarından ağır işkenceler görmesine rağmen inancından asla taviz vermemiştir (İbn Hacer, el-İsabe, IV, 377). Hz. Peygamber’in kızı Rukıyye ile evlenen ve onunla birlikte ilk Habeşistan hicretine katılan Hz. Osman, hanımının vefatının ardından Resul-i Ekrem’in diğer kızı Ümmü Gülsüm ile nikahlanmış, bu sebeple İslam tarihinde "iki nur sahibi" manasına gelen "Zü’n-nureyn" lakabıyla anılmıştır (İbn Sa‘d, III, 55; İbn Hacer, IV, 378). Hayatını haya ve cömertlik ekseninde şekillendiren bu büyük sahabi, Medine’deki su sıkıntısını Rume Kuyusu’nu satın alıp vakfederek çözmüş, Tebük Seferi hazırlıklarında ordunun teçhizatını (Ceyşü'l-Usre) bin deve ve büyük miktarda altınla tek başına desteklemiştir. Bu fedakarlığı üzerine Hz. Peygamber, "Bugünden sonra Osman ne yaparsa yapsın ona zarar vermez" diyerek onu cennetle müjdelemiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 75; V, 63). Hz. Ömer’in şehadetinden sonra teşkil edilen şura tarafından 24 (644) yılında üçüncü halife olarak seçilen Hz. Osman’ın on iki yıllık iktidarı, İslam tarihinin hem en büyük fetihlerine hem de en sancılı kırılma noktalarına sahne olmuştur (İbn Sa‘d, III, 61). Hilafetinin ilk yarısında İslam orduları Horasan ve Kirman üzerinden ilerleyerek Sasani İmparatorluğu’na son vermiş, Kuzey Afrika’da Tunus ve Sudan topraklarına ulaşmış; Suriye Valisi Muaviye b. Ebü Süfyan’ın gayretleriyle kurulan ilk İslam donanması sayesinde ise Kıbrıs fethedilerek Bizans’a karşı Zatussavari deniz zaferi kazanılmıştır (İbn Hacer, IV, 379; Taberi, IV, 227). İdari alanda Kur’an-ı Kerim’in nüshalarını çoğaltarak ana merkezlere göndermiş ve böylece Müslümanlar arasında tilavet farklılıklarından doğabilecek büyük bir bölünmenin önüne geçmiştir (İbn Sa‘d, III, 59). Ancak hilafetinin ikinci yarısında, fetihlerin yavaşlamasıyla doğan ekonomik huzursuzluklar ve önemli makamlara kendi akrabalarını tayin etmesi gibi idari tasarruflar, Kûfe, Basra ve Mısır merkezli ciddi bir muhalefet dalgası doğurmuştur. Bu huzursuzluklar, isyancıların Medine’ye gelerek halifenin evini kuşatmasıyla trajik bir boyuta ulaşmıştır. Müslüman kanı dökülmemesi adına kendisine sadık genç sahabilerin savunma tekliflerini geri çeviren ve "Ben, Resulullah’ın benim üzerime kilitlediği kapıyı (sabrı) açmak istemem" diyerek ölümü bekleyen Hz. Osman, 18 Zilhicce 35 tarihinde evinde Kur’an okuduğu bir sırada isyancılar tarafından seksen iki yaşında şehid edilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 72; İbn Sa‘d, III, 71-74). Bu elim hâdise İslam dünyasında derin yaralar açmış olsa da Hz. Osman, ardında adaleti, vakarı ve Allah resûlune olan sadakatiyle yoğrulmuş eşsiz bir manevi miras bırakmıştır. Hz. Osman, ilmi derinliği ve Hz. Peygamber’in en yakınında bulunması hasebiyle hadis ilmi açısından kritik bir konumda yer alsa da rivayet konusunda son derece titiz ve ihtiyatlı davranmış bir sahabidir. Resul-i Ekrem’den bizzat işittiği hadisleri aktarırken hata yapma korkusuyla oldukça çekingen davranmış, bu sebeple ömrünü Peygamber’in yanında geçirmesine rağmen Kütüb-i Sitte’de kendisinden sadece 146 hadis nakledilmiştir (İbn Sad, et-Tabakât, III, 57). Onun hadis rivayetindeki bu ağırbaşlı ve seçici tavrı, çevresindeki insanlar tarafından "Ashap arasında hadisleri Osman’dan daha tam ve güzel rivayet eden birini görmedim, ancak o hadis rivayetinden çekinen bir zattı" şeklinde vasfedilmiştir (İbn Sa'd, III, 57). Özellikle fıkhi meselelere dair naklettiği hadisler İslam hukukunun şekillenmesinde temel teşkil etmiş, abdestin alınış şekli gibi ameli konularda bizzat uygulama yaparak sünneti öğretme yoluna gitmiştir (# B000179 Buhari, Vudu, 34). Diğer taraftan, hadislerin sahih bir şekilde korunması adına büyük bir hassasiyet göstermiş, rivayetlerin tam olarak nakledilmesine dikkat etmiştir (İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 379). Hz. Osman’ın müstakil olarak rivayet ettiği hadisler, sonraki dönemlerde muhaddisler tarafından Müsned-ü Osman b. Affan gibi özel eserlerde toplanarak koruma altına alınmıştır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 58-75).

Tabiîn
107 - 165
Medine, Mekke, Basra
2. Sıra (2) 3. Sıra (21) 4. Sıra (357) 5. Sıra (67) 6. Sıra (12)
107 (725) yılında Basra’da doğan Ebû Bekr Vüheyb b. Hâlid b. Aclân el-Basrî el-Kerâbîsî, Bâhile kabilesinin mevâlîsindendir. Ebû Bekir ve Ebû Gıtbe künyeleriyle de anılan Vüheyb’in ailesi ve bu künyeleri alma sebebi hakkında kaynaklarda detaylı bilgi bulunmamaktadır. Erken yaşta Hicaz’a giderek Mekke ve Medine’deki ilim merkezlerinden istifade etmiş; Abdullah b. Tâvûs, Abdullah b. Osman b. Huseym el-Mekkî, Mûsâ b. Ukbe, Süheyl b. Ebû Sâlih, Sâlih b. Muhammed b. Zâide ve Amr b. Yahyâ el-Medenî gibi dönemin önde gelen Hicazlı âlimlerinden ders almıştır. Memleketi Basra’daki temel eğitimini ve en önemli hocalarını ise Eyyûb es-Sahtiyânî ile Hâlid el-Hazzâ oluşturmaktadır. (İbn Sa‘d, et-Tabakât, VII, 280, 287). Hicaz bölgesinin zengin ilmî birikimini Basra’ya taşıyan anahtar şahsiyetlerden biri olan Vüheyb, Basra’da bilhassa Eyyûb es-Sahtiyânî’nin ilim halkasına dâhil olmuş ve onun rivayetleri hususunda son derece güvenilir bir otorite kabul edilmiştir. Öğrencileri arasında Abdurrahman b. Mehdî, Yahyâ b. Saîd el-Kattân, Behz b. Esed, Yahyâ b. Âdem, Abdüssamed b. Abdülvâris, Affân b. Müslim, Müslim b. İbrâhim, Tebûzekî, İbn Âişe, Süleyman b. Harb ve Abbas b. Velîd gibi hadis ilminin seçkin muhaddisleri öne çıkmaktadır. Vüheyb’in Eyyûb es-Sahtiyânî ile olan yakın bağı öyle bir seviyedeydi ki henüz Mekke’ye gitmeden önce dahi ondan ders almış ve bu durumu bir ilmî meşruiyet referansı olarak kullanmıştır. Nitekim Mekke’de Tâvûs b. Keysân’ın oğlu Abdullah’ın meclisine girmek isteyen Vüheyb ve arkadaşları, Basralı Kaderiyye mensubu sanıldıklarında “Biz Eyyûb’un öğrencileriyiz” diyerek ilmî itimat kazanmış ve kabul görmüşlerdir. Benzer şekilde Süfyân es-Sevrî, Basra’ya geldiğinde Hişâm b. Hassân’ın rivayetlerini talep ettiğinde Vüheyb bunu reddetmiş, Eyyûb’un rivayetlerini aktarmayı teklif etmiştir. Ayrıca Eyyûb’un tavsiyelerine uyarak Süleyman b. Mugîre ve Abdülvehhâb b. Abdülmecîd es-Sekafî gibi râvilerden de istifade etmiştir. Eyyûb es-Sahtiyânî’nin ders geleneğini sürdüren Vüheyb, İbn Sîrîn’den gelen “hadisi ezberledikten sonra yazılı metni ortadan kaldırıp hafızadan nakletme” metodunu benimsemiş ve talebesi Affân b. Müslim’in belirttiği üzere hadisleri hafızasından yazdırmıştır. Hadis tenkitçileri (ricâl âlimleri) kendisini genel olarak tevsik etmiş; Yahyâ b. Maîn, İbn Sa'd, Ahmed b. Hanbel, Ebü'l-Hasan el-İclî ve Ebû Hâtim er-Râzî gibi otoriteler onun güvenilirliğini (sika) onaylamışlardır. Ebû Hâtim er-Râzî onu İbn Uleyye, Abdülvâris b. Saîd ve Yezîd b. Zürey' ile birlikte Basra’nın dört büyük hafızından biri olarak nitelendirmiş, zayıf râvilerden neredeyse hiç rivayet almadığına dikkat çekmiştir. Aynı zamanda cerh ve ta'dîl sahasında da derin yetkinliğe sahip olan Vüheyb hakkında Ebû Hâtim, kendisini Şu'be’den sonra ricâli en iyi bilen simalardan saymıştır. Ancak ticari meşguliyetleri ve nispeten erken vefatı sebebiyle bu yönü ricâl kaynaklarına yeterince yansımamıştır. Akranları arasındaki mevkii incelendiğinde; Hammâd b. Zeyd’in Vüheyb’i İbn Uleyye’nin bir derece altında gördüğü, buna karşın Abdurrahman b. Mehdî’nin Vüheyb’in rivayetlerini İbn Uleyye’ye tercih ettiği görülmektedir. Geçimini pamuklu kumaş ticaretinden sağladığı için “Kerâbîsî” nisbesiyle anılan Vüheyb, ticari uğraşları nedeniyle ilmî faaliyetlerini aksattığı gerekçesiyle bazı çağdaşlarınca eleştirilmiştir. Ömrünün sonlarına doğru tespit edilemeyen bir sebeple bir müddet hapse giren, hapiste gözleri bozulan ve vefat ettiği yıl zihin karışıklığına (ihtilât) uğradığı iddia edilen Vüheyb hakkındaki bu eleştiriler otoritelerce kabul görmemiştir. Bütün Kütüb-i Sitte müelliflerinin rivayetlerine yer verdiği bu muteber Basralı muhaddis, hicri 165 (781) yılında vefat etmiştir. (İbn Sa'd, et-Tabakât, VII, 280, 287; Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl, XXXI, 164-168; Zehebî, A'lâmü'n-nübelâ, VIII, 223-226).

Sahabî
- 61
Kufe, Basra
1. Sıra (118) 2. Sıra (5)

Tabiîn
22 - 110
Medine, Basra
1. Sıra (939) 2. Sıra (663) 3. Sıra (196)